Yıl 1993, daha yılın başındayız. Dönemin İçişleri Bakanı İsmet SEZGİN, Jandarma Genel Komunatı merhum Org. Eşref BİTLİS, bir grup gazeteci, Dışişleri Bakanlığından bir iki görevli ve A.Ü.Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden Prof.Dr.Doğu ERGİL heyette. Konakladığımız yer beş yıldızlı bir otel. Otelde birkaç yabancı işadamı ve bol miktarda devlet görevlisi var. Hafız Esat liderliğindeki ve BAAS Partisi önderliğindeki yönetimin en büyük işkolu ELMUHABERAT. Etraf onlardan geçilmiyor. İzliyorum, kendi kendime yorum yapıyorum, bunlar ne yapıyor? Bana kalırsa birinci görevleri birbirlerin, ikinci görevleri oradaki kendi uyruklarından olan insanları, üçüncü görevleri de oteldeki yabancıları ve bizim heyetimizi izlemek.
Özellikle gazetecilere sekiz silindirli Amerikan arabaları tahsis edilmiş. Şoför MUHABERAT'tan. Yanında güya bize mihmandarlık edecek, Arapça'dan başka lisan bilmeyen görevli de MUHABERAT'tan. Bir tepe üstündeki otelden çıktığımızda zaten fazla taşıt trafiği olmayan Şam'da yayası da taşıtı da bizi görünce yol veriyor. Sonradan uyandım, Şamlılar bizim bindiğimiz sekiz silindirli arabaların Suriye gizli servisi ELMUHABERAT'ın olduğunu biliyorlar. Gazeteci arkadaşlarımızdan Cengiz ÇANDAR'ın Arapça'sını Suriyeliler çok iyi anlıyor, gel gör ki Şam-ı Şerif'de yüksek Arapça tahsil etmiş, Arap edebiyatı ve yazınını üniversiteden mezun olacak kadar iyi öğrenmiş Fehmi KORU'yu anlamakta güçlük çekiyorlar. Ne yalan söyleyeyim benim Suriye ile ilişkim, onların teröre ve terör örgütünün çok önem verdiği örgütün uyuşturucuyla olan ilişkisiyle sınırlı. Biraz da Suriye Devleti'nin ve Arapların Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı kinlerini anlamaya çalışıyorum. Suriye devlet yetkilileri T.C. Devletinin İçişleri Bakanına ve Jandarma Genel Komutanına pek önem vermiyor havasındalar. Nereden bu hükme vardın derseniz, Şam'a kadar gelen bir İçişleri Bakanı'na, Devlet Başkanı Hafız ESAT randevu vermiyor. Gerçi diplomatik nezaket ileri safhada. Akşam onurumuza verilen ziyafette kolestrolü bol yiyecekler tamam. Saz heyetinin kalabalığı da iyi. Dansöz bile var. Gel gör ki sazcıların tümü ikinci üçüncü sınıf müzisyenlerden oluşuyor. Dansöz desen hünerleri biliyor, uygulamaya da çalışıyor ama yaşı kırklı yaşların son safhalarında, kilosu da ne yalan söyleyeyim yetmiş seksen arası. Sabah kahvaltıdan sonra en az iki üç tane Suriyeli, Lübnanlı gazeteci geliyor. Cengiz kardeşim hepsine yüksek bilgilerini aktarıyor. Yanlış anımsamıyorsam Fehmi KORU'nun Arapçasını da anlayan ülkenin önemli gazetelerinden birinin köşe yazarı bir kişi gelmişti. Fehmi ile uzun uzun konuştular. Her sabah aziz meslektaşlarım gazeteleri alıyor ve bir gün önce Arap meslektaşlarına anlatttıklarının gazete sayfalarına yansımasını büyük bir mütevazilik içinde, safiyetle bize anlatıyorlardı. Ne yalan söyleyeyim Cengiz ÇANDAR, Fehmi KORU ve yanlarından ayrılmayan Koray DÜZGÖREN'in bu başarıları karşısında diğer meslektaşlarımla ben eziliyorduk. Şam'da pek cazip ve hoş gelecek şeyler görmemiştim. Örneğin, çok büyük tarihi bir camiyi ziyarete gittik. Arkadaşlarım ve heyet caminin içini temaşa ederken ben avluda, bahçe duvarlarının gölgesinde uyuyan Arapları seyrediyordum. Bir ara ezan okunmaya başladı. Avluda uyuyanların bir bölümü ezan sesiyle kalktı. Kalkanlar uyuklayanları da uyandırdı. Uyananlar doğru namaza gittiler. Pek anlayamamıştım, uyuklarken acaba abdestleri bozulmuyor muydu? Suriye'de sedef kakmalı tavla, fotoğraf koyulacak sedef kakmalı aksesuvar ve özellikle kılıçlar Türkiye'ye getirilebilecek yegane hediyelik eşyalardı. Kılıçlar evinizin duvarına astığınız zaman görenlere altın diye yutturulabilecek nitelikteydi. Böyle bir alışverişe çıktığımızda adını anımsayamadığım bir caddede Araplar konusundaki yargımı güçlendirecek bir olaya şahit oldum. Caddenin gerçek adını hatırlamıyorum ama herkes Cemal Paşa caddesi diyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında Suriye Valisi olan Cemal Paşa, Arap ayrılıkçı liderlerinden iki düzineye yakın kişiyi caddenin aydınlatılmasına yarayan fenerlere astırmış. Bizim seyahat uzamış, Hafız Esat da bir türlü iyi olmamıştı. Ertesi gün heyetler arasında anlaşmalar imzalanacak, öğleden sonra da Türkiye'ye hareket edecektik. O akşam bilgileriyle bizi haset içinde bırakan meslektaşlarım KORU, ÇANDAR ve DÜZGÖREN'e bir masal anlattım; bu insanlar olanakları çerçevesinde bizi ellerinden geldiği kadar burada ağarladılar. Şu bizim paşaların yaptığı iş ve şu Amerika'nın oyununa gelmemiz ne kadar kötü. Bekaa vadisinde afyon tarlalalırın, kenevir tarlalarının filmini çekmişler. Birkaç bina var, salaklar asit anhidrit (baz morfin ve eroin yapımında ayrıştırıcı özelliği olan madde) bidonlarını da ziyan olmasın diye su kabı olarak kullanıyorlar. Geçtiğimiz aylarda bol miktarda Türkiye'de, Yunanistan'da damgalı paketli Lübnan malı eskar yakalandı. Bu arada parça parça olarak Samandağ'da, Viranşehir'de, Kapıkule'de yakalanan dört yüz kilonun üzerindeki eroin %65-75 randımanlıydı, kalite düşüklüğü vardı, bunun da Bekaa'da yetiştirilen afyondan yapıldığına inanıyorlar. Bunu hem BM Uyuşturucu Maddelerle Mücadele Komisyonu'na bildirmişler hem de Amerika narkotik birimi olan DEA'ya. Biz buraya gelmeden önce ABD Senatosundaki narkotik komisyonunun başkanı olan senatör Türkiye'ye geldi ve ABD Türkiye'ye Bekaa'ya yapılacak bir operasyon için yeşil ışık yaktı. Uçaklar Türkiye'den kalkacak ve yerleri belli kenevir tarlalarıyla afyon tarlalarına napalm atacaktı. Şu bizim askerlere de şaşıyorum, yorumuma göre bizi buraya PKK Terör Örgütü hikayesini Suriyelilere kabul ettirmek için gönderdiler. Bunların hiç PKK'yı terör örgütü diye tanıyacak görünümleri yok. Şimdi bizim şahin askerlerimizin bir bölümü €œMalatya Erhaç'tan kalkacak uçaklar direk Halep üzerinden Bekaa'ya gitsin, operasyonlarını yapsın €, bir bölümü de €œOlur mi hiç öyle şey uçaklar İncirli'den kalksın, denizden, Beyrut'un üstünden Bekaa'daki operasyonu tamamlasınlar € diyorlar. Anlattığım masalın ciddi ciddi tartışılması beni sevindirmişti. Ah şu askerler... Halbuki geldiğimiz şu ülkedeki fukara Araplar kendilerine istikrar sağlayan rejime ne kadar hürmet ediyorlardı. Caminin avlusunda uyuyabiliyorlar, ibadetlerini yapabiliyorlardı. Böyle bir olay misafir olduğumuz ülkenin istikrarının bozmaz mıydı? Ertesi gün yine Suriyeli ve Lübnanlı meslektaşlarımız gelmiş bizimkilerle konuşmuşlardı. Birden gündemimiz değişti. Suriye Devlet Başkanı Hafız ESAT'ın İçişleri Bakanımız İsmet SEZGİN'i o akşam kabul edecek kadar kesbi afiyet eylediğini öğrendik. Öğleden sonra imzalanacak protokol anlaşma da iki saat yazılımlar için ileriye alınmış. Öğleden sonra yapılan anlaşmadan bize yansıyan heyetimizin çok büyük bir başarı kazandığı şeklindeydi. Özellikle benim bunu böyle anlamamın bir nedeni de heyetteki Prof. Doğu ERGİL'in belki de dinleyecek başka kişi bulamadığından anlattıklarıydı. Suriye kaç yıldır kabullenmediği 'PKK terör örgütüdür' ibaresinin protokole girmesini kabul etmişti. Yazıp anlattığım masalın bir bölümü doğruydu. Bekaa'da çekilmiş haşhaş ve kenevir tarlalarına ait bir video filmi vardı. Yakalanan esrar ve eroin olayı da doğruydu. Özellikle Amerika'dan gelen senatör de biliniyordu. Yani masanın en azından üç bacağı olmasa da iki buçuk bacağı ortadaydı. Bu arada Suriyelilerin beni tanıdıklarını biliyordum ama çok iyi tanıdıklarını ve birtakım şeylerin farkında olduklarını gece 24.00'da Şam havaalanına gelince anladım. Heyetteki tüm insanların aldıkları hediyelikler bir eksiksiz MUHABERAT'ın arabalarından teslim edilirken aldığım iki kılıç kaybolmuştu. Aldığım tavla ise hala evimde duruyor.


