4 Kasım 2008 günü saat 16.30 da Bakırköy Akıl Hastanesi Kütüphanesinde yapılan bir söyleşide konuşmacıydım. Diğer konuşmacılardan biri 1960-1977 arası Bakırköy Akıl Hastanesi Başhekimliği görevini üstlenen Dr. Faruk Bayülkem, diğeri 1967 ile 1990 yılları arasında hastane idare müdür yardımcılığını ve müdürlüğünü üstlenen Ümit’di. Ben orada ne yapıyordum? 1960 ile 1974 yılları arasında hastanenin rehabilitasyon çalışmalarına katılan, spor bayramlarını yürüten ve bu hastanede altı yıl adli suçlu olarak hasta kaydında kalan bir kişiydim. Ben son konuşmacıydım.
96 yaşındaki (Allah daha uzun ömürler versin) Bayülkem’le karşılaştığımda elini öpmek için savlet ettim. Elini geri çekerek ben sana ne demiştim?’ dedi. 45 yıl önce babandan başka hiç kimsenin elini öpme demişti. Bende çene bol. Efendim 28 yıl önce babamı kaybettim deyince bir defalık elini öptürdü. Başhemşire yardımcısına sordum, hastanede kaç hemşire çalışıyor diye, beş yüz hemşire varmış. Az değil mi dedim, o da azımsadı. Söyleşide Sayın Bayülkem kendi yaptıklarına hiç değinmeden hastanenin işlevini, oraya katkıda bulunan hekimleri, kendisinden önce ve sonra gelen baştabipleri öve öve bitiremedi. 21 Mayıs olaylarına katıldığı için ordudan çıkartılan Harbiyelilerden olan Ümit de kendi çabalarından hiç bahsetmeyerek Bakırköy’ü, o güne kadar çalışmış olan kişileri yaptıklarından dolayı öve öve bitiremedi. Bakırköy Akıl Hastanesi kütüphanesinde yapılan söyleşide izleyenlerin çoğunluğu genç doktor, hemşire ve psikologlardı. O dönemde hastanede kalan hasta sayısının 4000’le 6000 arasında değiştiğini, birisi narkoz teknisyeni olarak çalışan sadece 3 hemşire olduğunu, kırka yakın ilk mektep mezunu yardımcı hemşirenin bulunduğunu anlatmaya çalıştım. Yoklukları yenen, o güne kadar bodrumlarda saklanan hastaları servislerin dışına çıkaran bir zihniyetin o hastaların rehabilitasyon çalışmalarından elde ettikleri gelirleri döner sermayeye ekleyerek bugünkü hastanenin kuruluşunu sağladığını, devletin mekanizmalarını çabalarıyla nasıl harekete geçirdiklerini anlatmaya çalıştım. Ardından sözlerimi şöyle bitirdim; 1980 yılında bu hastanenin başına askeri yönetim tarafından bir asabiyeci başhekim getirildi. O da vah vah hastalar çok kötü durumda, bunları aileleri yanlarına alsın baksın diye neredeyse hastanenin beşte dördünü sokağa attı. Herhalde ölüsü olan kırk gün, akıl hastası olan kırk yıl ağlar diye bir atasözü olduğunu bilmiyordu. (Bakırköy Akıl Hastanesi Başhekimliğine atanan Faruk Bayülkem 1960 yılında yönetimi bir sloganla almıştı; deli değil akıl hastası, tımarhane değil, akıl hastanesi. Onun için deli kelimesini kullanmıyorum.) Ben bir suç bilimciyim, bir kriminologum. Toplumu da bu açıdan etüd ederim. Sizden şimdi yardım istiyorum. Her gün gazeteler, basın organları yöneticilerimizin övülecek işlerinden yer ve zaman bulduklarında çivisi çıkan bir toplumun marifetlerini yazıyorlar. Düşünüyorum da bu 28 yıl önce kapı dışarı edilenlerden mi toplumun bu hale gelmesinde bir neden var? Bunu bir türlü çözemiyorum. Sizden bu konuya ışık tutmanızı rica edeceğim. Genç psikiyatristlerimiz ve psikiyatriyle uğraşan diğer sağlık personeli ne dediler diye düşünüyorsanız, sadece güldüler.


