Son Güncelleme:07:02:41 AM GMT

Başlıklar:
RSS

Şuan Bu sayfadasiniz: Anasayfa Yaşam Sağlık, Medeniyet ve Cumhuriyet

Sağlık, Medeniyet ve Cumhuriyet

e-Posta Yazdır PDF

Birleşmiş Milletlerin hazırladığı, ülkelerin ekonomik göstergelerini bir tarafa bırakarak vatandaşların yaşam standardını esas alan bir endeksi var: İnsani Kalkınma Endeksi. Her yıl yapılan bu sıralama, ülkelerin gerçekte   ne kadar geliştiğini ve gelişmenin vatandaşlarına ne düzeyde yansıdığını gösteriyor. Bunu belirlerken de 3 temel kriterden yola çıkılıyor:

1-  Kişi başına düşen gelir ve satın alma gücü 2-  Ülkedeki eğitim düzeyi 3-  Sağlık hizmetleri Bir ülkenin çok zengin olması da, hızla büyümesi de, bütçesinin, ihracatının, ekonomisinin dev boyutlara ulaşması da €œİnsani Kalkınma Endeksi € verilerine ancak insana yansıdığı ölçüde yansıyabiliyor. Cumhuriyetin kurucuları bırakın bu endeksi, BM bile ortada yokken bu gerçeği özümsemişti. Ülkeyi geliştirmenin aslında insanı geliştirmek anlamına geldiğini biliyorlardı. Başlıca sevdaları €œ10 milyon gence € ve gelecek nesillere medeni bir ülke kurmaktı. Kuruluş yıllarımız bu amaca yönelik onlarca örnekle dolu. Her biri etkili ve gerçekçi bir yaklaşımın ürünü olan politikalardı. Atatürk’ün öncülüğünde iki temel yasa çıkartan Ankara yönetimi, Cumhuriyet’i bile ilan etmeden toplumsal sorunlar için kolları sıvamıştı. Memleketteki savaş ve yoksulluk halk sağlığını yıllarca kötü biçimde etkilemişti. Meclis’in çıkardığı 3 numaralı kanunla, 1920’de Sağlık ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı kuruldu. Halkına karşı sorumluluk hisseden meclis, böylece ilk hükümette bir sağlık bakanlığı bulunmasını sağladı. Bugün pek çok kişinin adını bile duymadığı bir hastalık var: Frengi. O yıllarda bulaşıcı hastalıklar ciddi bir sorundu ve frengi bunlardan yalnızca biriydi. Askerlikten muaf olmak için bu hastalığı bilerek kendine bulaştıranlar, yoksulluğun yol açtığı fuhuş, cehalet ve tıbbi imkansızlıklar bu hastalığı besleyen sosyal unsurlardı. Frengi yüzünden boğazı delinen, burnu kesilen, kısır kalan, kör olan ve hatta ölen binlerce insan vardı. Bu hastalık Osmanlı’nın son dönemlerinden Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar azılı bir bela olarak kaldı. Osmanlı’nın bulaşıcı hastalıklarla mücadelesi başarılı olamamış, frengi de durdurulamamıştı. Nihayetinde Ankara hükümetinin kararlı mücadelesiyle etkileyici bir şekilde ortadan kaldırıldı. Öyle ki, bu uygulamalar sadece sağlık alanında değil, hukuk, medeniyet ve sosyal kültür için de bir kılavuz niteliğinde. Özellikle 1925’te hazırlanan bir sağlık programıyla frengiyle savaş da arttı. 1930’a kadar bu kararlar uygulandı. Cinsel yolla bulaşan ve doğacak çocuğa da geçen frenginin yayılmasını önlemek için, nikahtan önce doktordan frengi taşımadığına dair rapor alma şartı kondu. Kadınlar ve erkekler doktor karşında mahrem yerlerini açarak  muayene oluyor ve temiz raporunu imama vererek nikah kıydırabiliyordu. Medeni Kanun’un 1926’da kabul edilmesinden önce laik olmayan Türkiye’de nikahı imamlar kıyıyordu. Üstelik o yıllarda Adalet Bakanlığı da henüz kurumlaştı ve Türkiye şer’i hükümlere göre yönetiliyordu. Buna rağmen yaşam standardını yükseltecek çalışmalar din bahanesiyle sekteye uğramıyordu. 1930 yılında da Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nun çıkmasıyla bu prensipler kanuna bağlandı. Frengiye yakalananların tedavi olması zorunlu kılındı ve parasız yapıldı, Osmanlı zamanında askerden kaçma yolu olan hastalık €œtedavi edilmedikçe terhis edilemez € hükmüne bağlandı. Sonuç: Yeni vaka sayıları hızla azaldı. 1930’larda 20.000 olan yeni vaka sayısı 1969’a gelindiğinde 550’yi bile bulmuyordu. Bu arada merak edenler için küçük bir not: BM Kalkınma Programı, 2005 İnsani Gelişme Endeksi’ne göre Türkiye, 177 ülke arasında 92’inci sırada yer alıyor!                                                                                                                                                                Yekta Can Tutsun



Yorum gönderebilmek için sitemize üye olmanız gerekmektedir.