Son Güncelleme:05:46:06 AM GMT

Başlıklar:
RSS

Şuan Bu sayfadasiniz: Anasayfa YAZARLAR

Yazarlar

Bugün Önemli Bir Gün...

e-Posta Yazdır PDF

Ben üniformalıları severim...
Asker, polis hiç fark etmez... Üniforma görmem yeter. Öyle bir ailede büyüdüm çünkü; Cumhuriyet'in polisi, Atatürk'ün askeri diyerek... Hep saygı duyarak. Ne yazık ki tüm askerlerin Atatürk'ün askeri, tüm polislerin Cumhuriyet'in polisi olmadığını çok geç fark ettim. Ama işte o üniformaya saygı yok mu... Asker, polis deyince akan sular duruyor. Ben de çok istedim olmayı vakti zamanında, olmadı. Bu yüzden olacak, çevremdeki arkadaşlarımın çoğu üniformalıdır. Aralarında kendimi onlar gibi hissettiğimden herhalde.
 
Ben üniformalıları severim. Tabi  giydikleri kıyafetin onuruna yakıştıkları, taşıdıkları ay yıldıza layık oldukları sürece... Çok sevdiğim bir ağabeyimin dediği gibi, “Polis var yürek taşır, polis var çanta taşır...”

İşte bugün, o ay yıldızı onurla, gururla taşımış yürekli bir adamın, gerçek bir kahramanın ölüm yıldönümü.
Bugün, Silahlı Kuvvetler tarafından Üstün Hizmet Madalyası'na layık görülmüş, ömrünü vatanına harcamış çok özel bir polisin ölüm yıldönümü.
Bugün, bir babanın, bir oğulun, bir kardeşin ölüm yıldönümü.

Ve ne yazık ki aradan bir yıl geçmesine rağmen bu ölümün üzerindeki şaibeler henüz kalkmadı.

Nur içinde yat Behçet Başkan, mekanın cennet olsun...



Mübarek Adamlar -4-

e-Posta Yazdır PDF

MEHDİ ALİ RESUL HAZRETLERİ

Akıl hastasinde Mehdi Ali Resul Hazretleri ile tanıştım. Göğsüne kadar inen beyaz sakalı ve beyaz kaput bezinden kendisine diktiği şalvar, belini altına uzanan gömlek, başına yine aynı bezden yaptığı omuzlarına sarkan pelerin vari kefiyesiyle değişik bir adamdı.

II.Dünya Savaşı sırasında, Trakya'da Sahra Hastanesi'nin başhekimi iken eczacı asteğmeninin kafasına silahıyla bir el endaht eylemiş ve arkasından da “Mehdi Ali Resul” olarak kendisini ilan etmişti. Askeri Hastane, Adli Tıp Kurumu, son durak sa Bakırköy. Malulen emekli olduğu için iyi bir maaşı vardı.

30 santimetre uzunluğunda bir ağaç dalına ufak çiviler geçirmiş, dört beş tane konserve kutusunu delip iple kulp yapmış. Bu kulplar elindeki değneğin çivilerine takılı, içleri yemek artığıyla dolu. Sol koltuğunun altında askısıyla bir Kuran-ı Kerim, peşinde 10-15 kedi hastaneni içinde dolaşırdı. Hastalarla personel ona hoşgörüyle bakarken, dışarıdan gelen ziyaretçilerin bir bölümüyse, onun erenlerden olduğuna kesinlikle inanırdı.

Düşünüyorum, Müslümanların peygamberi Hz.Muhammed (SAV), İslamiyet'in ilk döneminde Müslümanlara büyük eziyet eden Ebu Leheb'in babası dünya durdukça lanetle anılsın diye bir ad koyalım demiş. Müminlerin kimisi yılan, kimisi çıyan, kimisi de pislik diyelim derken, Peygamber efendimiz şöyle buyurmuş;

“Cehalet kadar kötü Bir şey yoktur. Biz onun adını Ebu Cehil koyalım.”

İnsanoğlu kendi putunu kendi yaratıyor, yarattığına tapıyor. Bizim Mehdi Ali Resul Doktor Binbaşı Hüsamettin Bey'in oldukça iyi bir emekli maaşı vardı. Her sabah 25 kuruş verir bir Cumhuriyet gazetesi alır, 25 kuruş verir bir ufak ömür yoğurdu alırdı. Bunun dışında başka bir şeye para harcadığını da gören olmamıştı.

Bir dönem geldi, baktım hazret herkese madlen çikolata, çifte kavrulmuş lati lokum ikram ediyor. Bu bir seferlik olsaydı pek üstünde durmazdım, ama her gün devam ediyordu. Eh ne de olsa oranın gönüllü asayişini üstlenmiştim. Hazrete bunların nereden geldiğini sordum, tık yok. Önce sağa sola bakındım. Sonradan da yatağının altına baktım ki, yedi sekiz kutu daha çikolata ve lati lokum. Hemen takibe aldım.

Hastanede koğuştan bol Bir şey yok. Birileri geliyor hocaya birşeyler söylüyorlar. Arkasından da “Ne mübarek adam...” diyorlar. Hatta o konuşurken not alan da var. inanın hoca konuşmasa, onlar aldıkları notlarla onun adına konuşabilirlerdi. Yanaştım, Birkaç gün süren araştırmamda bu insanlarla konuştum. Ez cümle şunları söylüyorlardı;

-Mübarek adam canım. Adamdan güzellik iyilik akıyor. Şifa akıyor.

-Hocam kurbanın olalım bize bir muska yaz. Hastamız iyileşsin. Bak hastayı da aldık koğuştan getirdik, diyorzu. O hiç oralı olmuyor. “Burası hastane. Ben de burada hasta kaydındayım. Siz neden medet umuyorsunuz? Benim esas mesleğim doktorluk. Bunlar muskayla olacak iş mi?” diye kızıyor. Biz yalvar yakar oluyoruz. Zaten bize öyle öğrettiler. O da diyor ki, “Yazayım, yazayım ama ben bu işler için para almam. Siz Sirkeci'de Sansaryan Han var, emniyet müdürlüğü olarak kullanılıyor. Onun sokağının başında Hacı Muhittin Bekir'in kollektif şirketi, şekerci dükkanı var. oradan bir kutu madlen çikolata ile bir kilo çifte kavrulmuş lati lokum alın. Ben muskanın kağıdına, muşambasına para istemem. Sizin getirdiklerinizi hastalara dağıtırım. Onların duası sevabıyla da bir şeyler olur herhalde”

ithalat kısıtlı olduğu için çikolata pahalıydı. Bir kilosu 35 lira. Çifte kavrulmuş spesiyal Hacı Bekir lati lokumun kilosu da 7.5 lira. Yani bir muskanın bedeli 42.5 lira. Ord. Prof. İhsan Şükrü Aksel'de Şişlideki muayenehanesinde vizite ücreti olarak 40 lira alıyordu.

Kurban olduğum Allah, millete akıl fikir ihsan eyle. Benim Mehdi Ali Resul hazretlerine diyecek birşeyim yoktu. Hakikaten millete dağıttığı çikolata ve lokumdan yediğini görmedim desem yeridir.



Mübarek Adamlar -3-

e-Posta Yazdır PDF

Aradan iki gün geçmemişti, bir gece yarısı bir tıkırtıyla uyandım. Koğuşu aydınlatan 25 mumluk amnpulün ışığından seçebildiğim kadarıyla üstadın ne kadar malzemesi varsa, koğuşun büyük çöp varilinin yanında ortaya serilmiş, bizim Rıza oturmuş hafif hafif homurdanarak reçek kavanozunu açıyor, parmağını daldırıp ağzına bir parça atıyor, ağzını şapırdatırken reeli çöp variline boca ediyor. Ardından bal kavanozunu alıyor, üç parmağıyla aldığı balı ağzına atıyor, gerisini yine varile döküyor. Kahvelere bir parmak banıyor, onlar da boca. Şekerden alıyor, boca. Yağa bir parmak atıyor, peynirden ısırıyor muttasıl böyle devam ediyor.

Uyanmama neden olan tıngırtı ve şangırtıların da varile atılan yarısı boşalmış kavanozların kırılmasından olduğunu anladım. Koğuştakiler amma derin uyuyor, diye düşündüm. Ne uykusu, herkes uyanmış ama Rıza'ya müdahale edecek yürek kimde var? Varilin kapağı bir kalkan gibi yanında. Rıza'nın yumruğunu yiyip de sırt üstü düşmeyen adam olmadığı anlatılıyor. O kalkan gibi kapak kimlerin kellesini uçurmaz! Utanmaz herif ne var ne yok varile doldurtuktan sonra taşanları da ortaya topladı. Hem varile sümkürüyor bir yandan da ortada parçalayamadıklarının üstüne işiyor. Rıza'ya yapılacak bir şey yok zaten. Adam yolcu, üç beş gün sonra benimle Bakırköy'e gelecek.

Sabahleyin tekrar revire gittim. İşim bitince koğuşa döndüm. Üstat, “Benimle bir kahve içer misiniz?” diye sordu. Olur, niye içmeyeyim. Gerçi revirde kahve içiyordum ama koğuşta öyle bir lüksüm yoktu. Bir kahveyi reddecek kadar da enayi değildim. Üstat aynen bana şöyle dedi;

-Düşündüm de siz haklısınız. Çocuklara talimat verdim. Hem hücredekilere, hem buradakiler sadece meyve değil, yavan ekmeklerine katık olur diye, helva ve peynir de verecekler. Ha aklıma gelmişken söyleyeyim, siz doktor beyi tanıyormuşsunuz. Asker adamdır, beni iyi anlar. Mahkumların içinde parası olmayıp da ilaç milaç lazım olan varsa ben dışardan aldırtıp parasını veririm.

O böyle söyleyince otomatik olarak ağzımdan, “Allah senden razı olsun hocam. Ne büyük adammışsın!” lafları döküldü. Hocanın büyüklüğünü bu dağıtımdan kendime pay çıkarttığım için mi yalaklığımdan mı tasdik ettiğimin ayrımına varmak için sonradan epey düşündüm. Çünkü hocaya dağıtımı ben önermiştim. Hatta adam merhametini iki katına çıkartmış, hasta mahkumlara ilaç da aldıracaktı.

Şeytan özellikle insanlar zor yerde oldukları zaman aklına girer. Şimdi benimle konuşuyordu:
-Hassittir lan oradan! Arnavut Rıza'nın adaletli dağıtımı olmasaydı, dönem askeri idarenin dönemi olmasaydı, doktor Fahri Eryetişir hem yarbay hem de Askeri Mevki Hastanesi'nde bölüm şefi olmasaydı, bu herif sana bunları nah söylerdi...
Şeytan işte...



Darbeler ülkesi Türkiye...

e-Posta Yazdır PDF

Aman aman... Her tarafta bir darbe lafı dolaşıp duruyor... En son Balyoz var manşetlerde... Düşündüm taşındım hak verdim. Darbeler ülkesiyiz çünkü...
Bakınız Cemil Çiçek mesela, rejime yönelik tehdit oluşturan cemaatlerin soruşturmasını yürüten savcıyı arayıp göz altına alınanların serbest bırakılmasını isteyebiliyor... Adalet Bakanı bu.... Bakıyor yani adalete Allah var. Ama kimin tarafından baktığı meçhul!
Cemaatleri soruşturan Cumhuriyet'in savcısı başka bir savcı tarafından tutuklatılabiliyor...  Bir haftadır konuşuluyor daha karar verilemedi yetki aşımı mı, yetki gaspı mı? Yoksa uzak diyarlardaki etkili bir yetkisiz mi rahatsız oldu Cumhuriyet Savcısından....
Emekli generalleri tek tek alıyorlar içeri. Yakında dışarıda emekli paşa kalmayacak. Subaylarda zaten emekli, muvazzaf ayrımı yapılmıyor... Orduyu Silivriye taşıdık sayılır...
Gazetecileri yazarları bu hızla almaya devam ederlerse iletişim fakülteleri kapanacak... Zamanla Taraf neyimize yetmiyor...
Bir tek sayın Başbakanımız kurtuldu bu darbe olayından. Malum ayakkabı teyet geçti İspanya'da. Ama normaldir, malumunuz “Peygamber gibi adam!”
Kafes eylem planı diyorlar ya hani... Doğrudur... Gayet itinayla kafese koydular hepimizi. Bu darbe darbe dedikleri şey de başımıza inenler... Söyleyin Allah aşkına siz hissetmiyor musunuz?



30 yıl önce bir polis tanıdım...

e-Posta Yazdır PDF

Türk haberler ajansının Olgunlar Sokak'taki Ankara bürosunda çalışıyorum. O dönemde polis memuru olan kirvem Atilla Aytek'in eşi Gülten Aytek genç bir adamla geldi. Adamı bana tanıttı. “Komiserimle beraber çalışıyoruz, çok çalışkan, araştıran bir kardeşim”dedi. Sohbete koyulduk, değişik bir adamdı. Polis enstitüsüyle yetinmemiş tahsiline devam ediyordu. Yanlış anımsamıyorsam doktora öğrencisiydi. Asayiş Daire Başkanlığının Ahlak Bürosunda çalışıyormuş. Konuşurken çantasından 8-10 sayfadan oluşan bir etüt çıkarttı ve oradaki sayısal rakamlarla ilgili konuştu. Bir gizliliği yoksa bakabilir miyim dedim. Bunlar benim şahsi görüşlerim buyrun bakın dedi. Etütde herşey vardı. Kendimi çok bilmiş zannederdim. Tez-antitez-sentez otuz sene önceden bugünleri gösteriyordu.

Hata yaptım bilgiçlik tasladım, “Siz İstanbul'da ahlak masasında mı çalıştınız?” diye sordum. Cevap yalındı, “Ben kadroda buna benzer bir yerde hiç çalışmadım. Derlediğim araştırdığım bilgilerden oluşuyor.” Laubali olmayan bir tipti. Her poliste olmayan bir takım özelliklere sahipti. Kolejli abim ne derse o olur, büyüklerim benden iyi bilir kısmına hiç yanaşmıyordu. Adı bahsedildikçe izlemeye başladım. Meslektaşlarının maşallahı vardı. Kimi molla, kimi ateist, kimi faşist, kimi komünist diyordu. Menfaatine düşkün, hırsız diyene rastlamadım. Bir an çok önemli görevlerde görünüyor, bir süre sonra kayboluyordu. Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığında da çalışıyordu. Pek sevilen, dostları olan bir adam değildi.

Bir gün bilgisine, yaptıklarına ve mesleğindeki başarılarına çok saygı duyduğum İstihbarat Dairesi Eski Başkanlarından Yavuz Elbirler'le sohbetimde adı geçti. Ben de Yavuz'a dikkatimi çeken yaptıklarına saygı duyduğum, inandığım bir çocuk dedim.  Yavuz;

“Ben daire başkanlığına atandığımda birileri aynı senin dediğin gibi çeşitli ithamlarla bana geldiler. Bir adam hem ateist, hem molla, hem faşist, hem komünist nasıl olur diye düşündüm. Daire başkanlığına gelişimin üzerinden üç dört ay ancak geçmişti ki bu arkadaş kapımı çaldı. Bir dilekçeyle içeri girdi. Meslekten istifa ediyorum dilekçesi. Oturmasını söyledim. Bu kararın altındaki nedeni sordum. Bakanlıktan aramışlar, bakan beyin onunla görüşeceğini söylemişler. Bakan bey telefonda ona, 'Hemen buraya gel bir konu üstünde senden rapor isteyeceğim. Buraya gelirken de kimseye söyleme', demiş. Ben de haliyle ne var bunda diye sordum;

-Efendim ben bakan beye başkanıma söylemeden oraya gelip sunum yapamayacağımı söyledim. Ama o bana 'Sen ne diyorsam onu yap.' dedi. Bunu ben meslek anlayışıma ve ahlakıma sığdıramam. Bunun için sevdiğim mesleğimden ayrılmak istiyorum.

Anlattım;

-Oğlum, sen oraya git, bakan bey nasıl emrediyorsa onu uygula. O bizim en büyük amirimizdir. Ben bu dilekçeyi işleme koymam. Şimdi git bu bir emirdir, dedim. Gitti. Bir buçuk iki saat sonra geldiğinde ne olduğunu sordum;

-Bakan beyle görüştüm. İstifa dilekçemi verdim ama Başkanım bana, yanlış yapıyorsun, bakan bey ne diyorsa onu yap. Bu bir emirdir dedi geldim.

-Eeee bakan bey ne dedi.

-Allah müstehakını versin dedi. Şu doğrultuda benden bir rapor yazmamı istedi.

-Peki

-Emrettiğiniz raporu hemen hazırlarım. Başkanıma da imza açarım. Usulüne uygun bir şekilde size getiririm deyince çık dışarı benim kafamı bozma dedi.

-Evladım sen o raporu hazırla bakan beye de arzet, dedim.

Dört gün geçti aradan. Elinde bir yazıyla geldi.

-Efendim imzanızı açtım.

-Bu ne?

-Bakan beyin istediği yazı.

-Oğlum amma anlayışsız bir adammışsın. Sen bakan beye benim imzam olmadan bunu götür. -Tamam anladım. Efendim bir nüshasını size bırakıyorum.

-Yahu ne yaparsan yap, dedim. Gitti. Bir saat sonra döndü.

-Ne oldu, dedim.

-Valla bakan beye sizin imza atmadığınızı söyledim. Bir nüshasını size bıraktığımı anlattım. Burada geçen konuşmaları aktardım.

Ne diyeyim. Böyle bir adam.”

Bu polis daha sonra istihbarat dairesi başkanlığı da yaptı. APK başkanlığı da yaptı. Onun başkanlığı döneminde çıkan yayınlarda polis hem dünya polisindeki uygulamaları hem de kendi teşkilatında daha önce çalışmış polisleri tanıdı. O dönemde emniyetin yayınları zirveye çıktı. Sonra genel müdür yardımcısı oldu. Ve bir gün Tarikatlarin gazabına uğradı. Göz altına alındı. Genel müdür yardımcılığından koparıldı. Amerika'da devlet parasıyla okumaya giden ve süreyi mazereti dolayısıyla yıllarca geciktiren uslu bir genç polis vardı. Bu uslu genç polis geri dönmesinin uçak korkusu rahatsızlığı olduğunu öne sürüyor, Allah'ın işine bakın ki yandaş medyada yazdığı köşe yazılarını bir gün bile geciktirmiyordu. Bu polisi yüce Amerika'dan getirmeyi başaran Genel Müdür Yardımcısı tarikatlerin gazabına uğradı. Bereket tutuklanmadı. Bu uslu polise Bingöl'de görev yap demesiydi. Veya onun Bingöl'e atanışını bu genel müdür yardımcısından biliyorlardı. O benim 30 yıl öncesinden tanıdığım, taktir ettiğim Mustafa Gülcü adındaki polisti.



Mübarek Adamlar -2-

e-Posta Yazdır PDF

Kemal Pilavoğlu...

1960 yılının sonu... Yer; Ankara Ulucanlar Merkez Cezaevi, dokuzuncu koğuş. 9 ve 10’ncu  koğuşlar “Kuledibi” olarak adlandırılmışsa da konumları değişik. 10’ncu koğuşta Osman Bölükbaşı gibi siyasetçi, rahmetli Şinasi Nahit, rahmetli Metin Toker, gazeteci Kurtul Altuğ, Beyhan Cenkçi gibi kişiler yattığı için “Hilton” diye tanımlanıyordu. İdare tarafından 9 olarak adlandırılan koğuştan ise, o dönemde hapishanenin sakıncalıları kaldığı için mahkumlar arasında “Cehennem” ismiyle bahsediliyordu.

İlk tanıdığım mübarek adam bir hukuk doktoru olan Kemal Pilavoğlu'ydu. Diktafon denilen şey Türkiye'ye yeni gelmişti. Yazıhanesinin alt katında diktafonu aygıta bağlı mikrofon vardı. Mübarek adamı görmeğe gelen ziyaretçiler, nereden geldiklerini, ne için geldiklerini bir bir anlatırdı doktorun adamına. O da huzura alınan kişiye “Nasılsın? İyi misin? Oğlanın hastalığına üzüldüm, ekinlerin iyi olmasına sevindim, ineğin buzağılamasına mutlu oldum” diye ziyaretçilerin yukarıdan geliyor sandığı, halbuki aşağıdaki salonda yapılan konuşmalardan edinilen bilgilerle yaptığı mucizelerini gösterirdi. “Ticani” diye bir tarikat kurmuştu.

Kemal Pilavoğlu'nun müritlerinin ilk işi Kızılay-Sıhhıye arasındaki Zafer Anıtı'nı bir balyozla kırmaya kalkmak olmuştu. Ne de olsa 14 Mayıs 1950'de seçimler olmuş, ülkemize demokrasi gelmişti. Tek başına iktidara gelen Demokrat Parti bile demokrasinin bu kadar fazlasına tahammül edemiyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Atatürk'ün başbakanıydı. “Atatürk, seni sevmek ibadettir” diyen adamdı. Arkası çorap söküğü gibi gelmişti. Büyük tutuklamalar oldu. Pilavoğlu ve müritleri hüküm giydi. Daha sonra Pilavoğlu ve tarikatın elebaşları Gökçeada'ya sürüldü. 1957 seçimleri öncesi iktidardaki Demokrat Parti, 6-7 Eylül olaylarını yaşamış, ülkede dinlerinin bütün olduğunu iddia edenlere göz kırpmaya başladı. Daha sonraları Bediüzzaman ve Nursi lakaplarını da alacak olan Said-i Kürdi zorunlu ikamete tabi tutulduğu Emirdağ'dan çıkıp ülkedeki sevenlerini alayı vala ile ziyaret etmeye başladı.

Bu arada Pilavoğlu ve yaranları  da serbest kalmıştı. 27 Mayıs 1960 tam anlamıyla bir ihtilaldi. Ne Saidi Kürdi'yi unuttular ne de Pilavoğlu'nu....

Ben Ulucanlar cezaevine geldiğimde daha sonraları adının başına 'El Hac' unvanını alacak olan Pilavoğlu, iki tane iri yapılı müridiyle 9’ncu koğuşta kalıyordu.

Kendisiyle birlikte yargılanan müritleri 3’ncü koğuşta kalırdı. İdare iki tane iri yapılı müridini Pilavoğlu'nun emrine vermişti. Amaç 9’ncu koğuşta enterne edilen diğer mahkumlarla bağlantısı kesilen Pilavoğlu'nun bulunduğu yerde koğuş arkadaşları tarafından bir saldırıya uğramaması, baskıya maruz kalmamasıydı. Neden derseniz; Pazar, Çarşamba günleri hapishanenin görüş günleriydi. O dönemde tutuklu ve hükümlüler haftada iki gün ziyaretçileriyle görüşebilirlerdi. Hapishanede 600-700 mahkum varsa, bunları ziyaret etmeye gelen 150-200, Pilavoğlu'nun da en aşağı 60-70 ziyaretçisi olurdu. Gerçi üstat ziyaretçileriyle görüşmeye kendisi gitmez, adamlarını gönderirdi. Ziyaretçilere üstadın itikafa çekildiği için gelemediği söylenirdi.

Ziyaret yerinden bizim koğuşa 50-60 leğen dolusu yiyecek gelirdi. Üstada gelen kavanoz kavanoz ballar, tereyağları, sucuklar, pastırmalar envai çeşit peynirler müritleri tarafından taşınırken, yol üstündeki 8’nci ve 10’ncu koğuş sakinleriyle hücrelerde kalanlar pencerelerden ağızları sulanarak bakarlardı.

Üstadın korumaları hem mübarek adama göz kulak oluyorlar-bir tecavüze uğramasın diye- hem her görüş günü gelen 500-600 kiloluk yiyeceği muhafaza ediyorlar hem de üstadın hizmetini görüyorlardı.

Mübarek adamın mübarekliğini, görüş günleri ziyaretçilerin getirdiği hediyelerden daha iyi anladım. Bir metre çapında, otuz santim derinliğinde yuvarlak görüş kapları olurdu. Meydancılar, mevcudu 12 kişi olan koğuşumuza 70-80 tabla taşırlardı. Bu 140 kişilik mevcudu olan, yataklarında herkesin çift yattığı 5’nci koğuşa gelen tabla sayısının üç-dört katıydı.

Tablalardaki bozulacak meyve, yumurta ve benzeri şeylerle, bol bulunan peynirler filan ayrıma tabi tutulur, bunların içine margarin yağı falan da konulur, 3’ncü koğuştaki müritlere gönderilirdi. Yine mübarek için çok yüklü para yatırıldığını, pazartesi günleri öğleden sonra koğuşa para dağıtmaya gelen İlyas gardiyanın tavrından anlardık. 'El Hac' ünvanlı mübarek 3’ncü koğuşta yatan müritlerinden bazılarına sigara parası verilmesi için İlyas gardiyana talimat verirdi. Hapishane idaresi bir mahkumun adına yatırılacak ve eline verilecek parayı belirlemişti. Mahkum başına o dönemde en fazla 40 lira verilirdi. Üstada yatırılan paralarsa binlerce liraydı. O İlyas babaya, “Müritlere harcansın diye şu adama, şu adama, şu adama kırkar lira ver” derdi. Geri kalan parayı da mutemet avukatının o gün geleceğini ve ona verilmesini isterdi. Bu hapishane idaresinin de işine geliyordu. Para, bela demekti. Hapishanenin kasasında o kadar paranın birikmesini istemezlerdi. Ne olur ne olmaz. Ne de olsa en ünlü hırsızlar hapishanedeydi. Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmekte ne yarar vardı?

Düşünüyorum da gençliğin verdiği saflık. Ama çocuk yaştan beri anamız babamız bizi öyle alıştırmıştı. “Oğlum göz hakkı vardır. Elin çocuğunun yanında o şeftaliyi ağzını şapırdatarak yeme. Bir ısırık da ona ver. Bir yeri şişer” derlerdi. Gerçi arkadaşımın neresinin şişeceğini bilmezdim ama çocuk aklımla yemeye başladığım meyveyi paylaşırdım.

Hücrelerde yatanların parasızlarsa hiçbir şansları yoktu. Sabahları adına çorba denilen bir şey, öğlenleri de içinde dirhem yağ olmayan adına yemek denilen bir şeyler verilirdi.

Onlar hocanın erzakları  geçerken ağızlarının suyu akarak bakarlardı. Hoca ise kahve, bal, tereyağı vesaire dolu neredeyse bir markete sahipti. İstemeyerek de olsa hocaya dedim ki,

Bizim bu koğuşta kalan siyasilerin de parası yok. Hücrelerde kalan sekiz on kişinin de. Ağızlarının suları akarak bakıyorlar. Kavun, karpuz, meyve gibi şeyler fazlasıyla var. Hiç olmazsa onlardan şunlara verseniz de ağızlarında tat değişikliği olsa.

Ben bunları söylerken yanımda duran Arnavut Rıza başını sallıyor, “Hee, iyi olur” diyordu. Ne de olsa onunla tımarhaneye gidecektim. Komutanın adamıydım. Deliydi meliydi ama o kadarına aklı kesiyordu.

Mübarek adam dikkatle beni dinledikten sonra gözlerini gökyüzüne doğru çevirdi, düşündü, kafasını salladı, “Bak evladım” diye başladı ve şunları söyledi;

-Koyun, koyun bacağından, keçi keçi bacağından asılır. Her kulun bir rızkı vardır. Buradaki mahkumlar bir suç işleyerek veya yaptıkları bir hatanın bedeli olarak iftiraya maruz kalıp gelmişlerdir. Rabbim onlara bunu münasip görmüş. Onlar devletin korumasındalar. Bu devlet hak etmeseler de onlara ekmek veriyor, çorba veriyor, yemek veriyor. Onunla iktifa edecekler biz kim oluyoruz da bu işlere karışıyoruz. Benim gönderdiğim yiyecekler nahak yere bizi sevmekten başka günahı olmayan, Rablerine aşık müminlerin rızkıdır. Sen iyi bir çocuksun, bak bir şeylere karışmışsın başına neler gelmiş. Sen bu işlere karışma”



Mübarek Adamlar -1-

e-Posta Yazdır PDF

Türkiye'nin ne kadar oynak bir gündemi var. eskisi gibi Ilıcakların, Kayabalların, Simavilerin, Karacanların, Faiklerin gazeteleri, yayın organları yok. Gruplar var, gruplarda çalışan basın mensupları var. Bunlardan birisini çevirsen  de, “Şu sizin grupta kaç radyo, kaç televizyon, kaç dergi, kaç gazete var?” diye sorsan, bileceğini hiç zannetmiyorum. Değil yayın organlarının sahiplerini tanımak, merkezdeki genel müdürü, yazı işleri müdürlerini tanıyan olduğunu da sanmıyorum. Bir sütun bir sütunu, TV'de okunan bir haber bir haberi naksediyor. Bu haberleri yazanlar, bu haberleri gündemlerine alanlar en önce “Bu bize gider” mantığı güdüyor.

Düşünüyorum, dostum ve arkadaşım Uğur Mumcu ne güzel anlatırdı, “Her konuda fikirleri var ama maalesef bilgileri yok.” Kahrediyorum kendime, yaş 68'deyken, beş yıldır bıraktığım sigaraya yeniden başladım. Kilomsa 116’ydı.

Rahmetli, Merhum 8. Cumhurbaşkanımız Turgut Özal'ın adını ülkemiz nasıl duymuştu, hangi cevheriyle? Benim anımsadığım Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı olarak mesai saatleri dahilinde eda ettiği öğle namazı, ikindi namazı sırasında kendisinin ve oraya getirdiği bürokratların takunyalarıyla abdest alarak namaz kılacakları yere giderken, koridorlardaki nalın şakırtısından. Hatta adlarına “Takunyalılar” demişlerdi. O da inançlarıyla, inanç özgürlüğüyle o makama geldikten sonra, hele o makamı işgal ederken Başbakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye'nin 60 yılda yaptığı borç on katına çıkmışken, çizdiği karizması hala unutulmadı. Ben “mübarek adamlar” diyorum, ama mübarek adamlardan kimin başına ne gelir bilemem.

1939 doğumluyum. Üç yaşından sonrasını bölük pörçük enstantanelerle de olsa gayet net hatırlıyorum. 1944-45 döneminde Kurtuluş İlkokulu’na kaydoldum. Okulumuz, o dönemde Cumhurbaşkanı İnönü'nün oğulları da orada okuduğu için adı İnönü olan ortaokulun bahçesinde tek katlı bir binaydı. Ezan Türkçe okunuyordu. Cebeci Camii bize yakındı.

Okuldan bir abide gibi hatırladığım iki insan var; biri beş yıl beni ilkokulda okutan bir subay eşi Nafıa Sağnak, diğeri de baş öğretmenimiz Zehra Andaç...

İlkokul dört ve beşinci sınıflarda din dersleri de okumuştuk. İlkokulda öğrendiğim din bilgisi ile çok yobazı susturdum. Ama konum bu değil. Bana nasip olanların başkalarına kısmet olmasını dilemem. Dört askeri cezaevi, iki sivil cezaevi ve uzun süre Bakırköy Akıl Hastanesi'nde “ADLİ TAKINTILI HASTA” olarak kaldım. Bu zorunlu ziyaretlerimde tanıdığım mübarek adamlardan bahsedeceğim. 

İşte bunlardan biri... Kemal Pilavoğlu...



Nerede 'O' kafa?

e-Posta Yazdır PDF

Nerede 'O' kafa?

Polis kafasına saygım var. Rahmetli babam polisti. Ben de polis-adliye muhabiriyim. Babam emekli olurken Türkiye'deki polis sayısı 20 bine ulaşmamıştı. 1968'de başlayan talebe olaylarıyla ilerici arkadaşlar 'aydınlar, entellektüeller, yazarlar, çizerler' "polis kafasıyla düşünmeyin" diyerek (ne menem kafa ise o) onu yermeye başladılar.

Polis kafası kabaca, suçun oluştuğu bir olayda kimin çıkarı varsa suçluyu onların arasından aramaktı. Bu kafayı neden beğenmediklerini bir türlü anlamadım.

12 Mart 1971'den sonra polisimizin kafası da değişmişti. 'Milliyetçi polis' - 'solcu polis' diye ikiye ayrılmıştı. Ne hikmeti hûda ise buarada çıkarlarını düşünen 'tarafgir polis', 'rüşvetçi polis', 'hırsız polis'ten bahseden yoktu. Eh, güç polisin elindeydi!

Polis kafası Aristo mantığıydı, düz mantıktı, dünyada da polis böyle çalışıyordu. Bizim siyasetçilerimizse dünyadaki siyasetçilerden Machiavelli (Makyaveli)  ve Fouche'yi beğeniyorlardı. Hatta onları solluyorlardı.

Hangi Fouche derseniz, 1789 ihtihalilinde Devrim Mahkemeleri'nin Savcısı. Jacobennar döneminde o mahkemelerin yargıcı. Napolyon iktidara gelince Paris Polis Nazırı yani Fransa İçişlerşi Bakanı. Napolyon malup olup Elba'ya sürülünce de Kral 18.Louis'nin Polis Nazırı! Napolyon Elba'dan kaçıp tekrar imparator olarak gelince gene Paris Polis Nazırı! Napolyon Waterloo'da yenilip St. Helena Adası'na sürülünce yerine gelen Kral  yine aynı göreve getirdiği insan! Fouche kitabında insanların nasıl satın alındığını anlatırken en zor satın alınan insanın mevkiyle satın alındığını söylüyor: "bir polis komiserine 'yasadışı bir iş' yap dersiniz yapmaz, onu sıra harici alır kentin emniyet müdürü yaparsınız yapmayacağı namussuzluk yoktur". Sakın ha aynı fikirde olduğumu zannetmeyin. Satılmışların satılmışı Fouche 200 sene önce böyle buyurmuş. Günümüzde yapmamız gerekense birtakım olaylarda kim karlı ona bakmak!

 

Joseph Fouche hakkında birkaç not:

  • 21 mayıs 1759'da Fransa'nın Nantes kentinde dünyaya gelen Fouche, papaz okulunda eğitim almıştır.
  • Fransız İhtilali ardından ikiye bölünen mecliste önce muhafazakarların yanında yer almış ancak jakobenlerden de çevre yapmıştır. Kralın akıbetine karar verileceği zaman Kral' ın yaşaması yönünde muhafazakarları örgütlese de Jakobenler'in güç kazandığını fark etmesiyle meclis önünde "La Mort!" (ölüm) diyerek Jakobenler'le ilk ittifakını yapmıştır.
  • Fransız Devriminin en karanlık günlerinde tarihe adını "Lyon Kasabı" olarak adını tarihe yazdıran Joseph Fouche modern polis teşkilatının da kurucusudur. Çok güçlü bir istihbarat ağı oluşturan Fouche devrime ve daha sonra hizmet edeceği her iktidara buradan bilgi sağlamış ve kendisini vazgeçilmez yapmayı başarmıştır.
  • Joseph Fouche'nin hayatını kitaplaştıran Avustralyalı ünlü yazar Stefan Zweig  "Joseph Fouche rastgele ihanet eden biri değil, tam bir ihanet örneğidir. İhaneti dahilik yapabilmiş bir mizacı vardır" demiştir.

 

Niccolò Machiavelli (Makyaveli)  hakkında birkaç not:

  • 3 Mayıs 1469 tarihinde Floransa'da dünyaya gelen Machiavelli tarih ve politika biliminin kurucusu sayılmaktadır.
  • Devlet adamı, askeri stratejist, şair ve oyun yazarı kimlikleriyle öne çıkan Machiavelli İtalyan Rönesans hareketinin en önemli figürlerinden biridir.
  • Machiavelli'nin fikirleri politik yazında olduğu gibi yaygın düşünüşte de giderek büsbütün olumsuz ve ilkesiz bir politik hırsın anlatımı olarak görülmüş, "Makyavelizm" terimi bir düşünce sisteminden çok "amaç için her yolu mübah gören" politikacının tutumunu anlatan suçlayıcı bir sıfat haline gelmiştir.
  • Hegel Machiavelli yöntemini özetlerken "kangren olmuş uzuvlar lavanta suyuyla iyileştirilemez." ifadesini kullanır. İtalyan komünist filozof Antonio Gramsci ise Machiavelli'yi "erken gelmiş Jakoben" olarak tanımlamaktadır.

 



Aranızda erkek yok mu?

e-Posta Yazdır PDF

 

Dün Abdullah Öcalan'ın yakalanışının 11. yıldönümüydü. Gazetelerin internet sayfalarında boy boy fotoğraflar gördünüz gün boyunca. Terör örgütünün yandaşları dört bir yanda protesto gösterileri yapmışlar. Alışmak kötü bir şey. Alışmak bazı şeyleri normalleştiriyor insanlara.

Kanlı bir katil yakalanıyor. O katil ki; bebek, çocuk, kadın ihtiyar dememiş katletmiş. Öğretmen, asker, imam, polis hiç ayrım yapmamış. Yıllarca vatanın kalbine ateş düşürmüş. Bir hain, bir sapık... Saymakla bitmez. İşte o katilin yakalanma yıldönümünün şenliklerle kutlanması gerekirken bir de protesto gösterileri görmek zorunda kalıyoruz. Dedim ya alışmak kötü şeydir diye.  İşte biz ne yazık ki alıştık böyle gösterilere.

Ama benim dikkatimi başka bir şey çekti gazetelerde. Örgüt yandaşları gösteri yaptı diye bir başlık, altında protestocuların fotoğrafı; yaşlar 10-15 arası değişiyor. Anaları tutmuş çocukların kolundan çekiştiriyorlar, polis göz altına almasın diye. Bu durumda insanın aklına şu soru geliyor, bu terör örgütünün tüm yandaşları çocuk mu?  Yoksa kendilerine “özgürlük savaşçısı, militan” gibi adlar veren bu kanlı örgütün üyeleri ve yandaşları aslında korkularından çocuklarını öne sürüp bir de kadınlarını peşlerinden göndererek kendileri perde arkasına gizlenip izleyecek kadar korkak mı?

Hani erkeklik, namus adına on yaşında çocuğun eline silah tutuşturup “namus, töre” gibi kavramların arkasına saklanarak cinayet işleten çooook erkek adamlar vardır. Ne kendi yürekleri yeter çünkü o silahı tutmaya ne de  yıllarca hapis damında yatmaya maçaları yeter. İşte o erkekler ne kadar erkekse bu örgütün yandaşları da o kadar erkek. O kadar bile değil hatta!

 



Ayıptır, günahtır...

e-Posta Yazdır PDF

Dünyada Hiçbir ülkede olmayan şeyler benim ülkemde oluyor. Silivri'de görülmekte olan bir dava var. Bu davanın sanıklarından birisiyim. Bu davada yargılanan, hayatı alt üst olmuş bir insan olarak ben konuşamıyorum. Slogan hazır, “adalete intikal etmiş bir dava....” Bu konuda ben ve benim gibiler yasalara saygısından, yurttaşlık bilincinden susarken geri kalan herkes konuşuyor. Biz bundan yaklaşık bir sene önce 10 Nisan 2009'da  bu sitede “Allah Büyüklerimizi Koruma Müdürlerinden Korusun” diye bir yazı kaleme aldık. Yazımızda bahsettiklerimizi yeni yeni konuşulmaya, dile getirilmeye başladı. Eminiz bu olayın arkası gelecek. Şimdi hafızalarınızı biraz tazelemek için o yazıyı yeniden yayınlıyoruz. Bakalım gelecek günler bize neler gösterecek.

ALLAH BÜYÜKLERİMİZİ KORUMA MÜDÜRLERİNDEN KORUSUN-10 Nisan 2009-www.aykirihaber.net

SUSACAKSIN, GÖREVİNİ YAPMAYACAKSIN, DÜŞÜNCE VURACAKSIN...

Yanlış hatırlamıyorsam ya 1983 yılı ya da 84'ün başıydı. Dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren Hacettepe Üniversitesi'nde bir etkinliğe katılacaktı. Beş altı arabadan oluşan Cumhurbaşkanı'nın ekibini motorsikletimle takip ediyordum. Bir yandan da cebimdeki tarayıcı cihazına taktığım kulaklığımla polis kanallarını dinliyordum. Kolej kavşağını geçtiğimizde üniversitede bir takım olayların olduğu duyuldu. Konuşmalar arasında bir silah sözü de geçti. Önümdeki arabaların sağa dönüp üniversiteye girmesini beklerken yola devam ettiklerini gördüm.



Sayfa 1 / 2

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »