Kemal Pilavoğlu...
1960 yılının sonu... Yer; Ankara Ulucanlar Merkez Cezaevi, dokuzuncu koğuş. 9 ve 10’ncu koğuşlar “Kuledibi” olarak adlandırılmışsa da konumları değişik. 10’ncu koğuşta Osman Bölükbaşı gibi siyasetçi, rahmetli Şinasi Nahit, rahmetli Metin Toker, gazeteci Kurtul Altuğ, Beyhan Cenkçi gibi kişiler yattığı için “Hilton” diye tanımlanıyordu. İdare tarafından 9 olarak adlandırılan koğuştan ise, o dönemde hapishanenin sakıncalıları kaldığı için mahkumlar arasında “Cehennem” ismiyle bahsediliyordu.
İlk tanıdığım mübarek adam bir hukuk doktoru olan Kemal Pilavoğlu'ydu. Diktafon denilen şey Türkiye'ye yeni gelmişti. Yazıhanesinin alt katında diktafonu aygıta bağlı mikrofon vardı. Mübarek adamı görmeğe gelen ziyaretçiler, nereden geldiklerini, ne için geldiklerini bir bir anlatırdı doktorun adamına. O da huzura alınan kişiye “Nasılsın? İyi misin? Oğlanın hastalığına üzüldüm, ekinlerin iyi olmasına sevindim, ineğin buzağılamasına mutlu oldum” diye ziyaretçilerin yukarıdan geliyor sandığı, halbuki aşağıdaki salonda yapılan konuşmalardan edinilen bilgilerle yaptığı mucizelerini gösterirdi. “Ticani” diye bir tarikat kurmuştu.
Kemal Pilavoğlu'nun müritlerinin ilk işi Kızılay-Sıhhıye arasındaki Zafer Anıtı'nı bir balyozla kırmaya kalkmak olmuştu. Ne de olsa 14 Mayıs 1950'de seçimler olmuş, ülkemize demokrasi gelmişti. Tek başına iktidara gelen Demokrat Parti bile demokrasinin bu kadar fazlasına tahammül edemiyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Atatürk'ün başbakanıydı. “Atatürk, seni sevmek ibadettir” diyen adamdı. Arkası çorap söküğü gibi gelmişti. Büyük tutuklamalar oldu. Pilavoğlu ve müritleri hüküm giydi. Daha sonra Pilavoğlu ve tarikatın elebaşları Gökçeada'ya sürüldü. 1957 seçimleri öncesi iktidardaki Demokrat Parti, 6-7 Eylül olaylarını yaşamış, ülkede dinlerinin bütün olduğunu iddia edenlere göz kırpmaya başladı. Daha sonraları Bediüzzaman ve Nursi lakaplarını da alacak olan Said-i Kürdi zorunlu ikamete tabi tutulduğu Emirdağ'dan çıkıp ülkedeki sevenlerini alayı vala ile ziyaret etmeye başladı.
Bu arada Pilavoğlu ve yaranları da serbest kalmıştı. 27 Mayıs 1960 tam anlamıyla bir ihtilaldi. Ne Saidi Kürdi'yi unuttular ne de Pilavoğlu'nu....
Ben Ulucanlar cezaevine geldiğimde daha sonraları adının başına 'El Hac' unvanını alacak olan Pilavoğlu, iki tane iri yapılı müridiyle 9’ncu koğuşta kalıyordu.
Kendisiyle birlikte yargılanan müritleri 3’ncü koğuşta kalırdı. İdare iki tane iri yapılı müridini Pilavoğlu'nun emrine vermişti. Amaç 9’ncu koğuşta enterne edilen diğer mahkumlarla bağlantısı kesilen Pilavoğlu'nun bulunduğu yerde koğuş arkadaşları tarafından bir saldırıya uğramaması, baskıya maruz kalmamasıydı. Neden derseniz; Pazar, Çarşamba günleri hapishanenin görüş günleriydi. O dönemde tutuklu ve hükümlüler haftada iki gün ziyaretçileriyle görüşebilirlerdi. Hapishanede 600-700 mahkum varsa, bunları ziyaret etmeye gelen 150-200, Pilavoğlu'nun da en aşağı 60-70 ziyaretçisi olurdu. Gerçi üstat ziyaretçileriyle görüşmeye kendisi gitmez, adamlarını gönderirdi. Ziyaretçilere üstadın itikafa çekildiği için gelemediği söylenirdi.
Ziyaret yerinden bizim koğuşa 50-60 leğen dolusu yiyecek gelirdi. Üstada gelen kavanoz kavanoz ballar, tereyağları, sucuklar, pastırmalar envai çeşit peynirler müritleri tarafından taşınırken, yol üstündeki 8’nci ve 10’ncu koğuş sakinleriyle hücrelerde kalanlar pencerelerden ağızları sulanarak bakarlardı.
Üstadın korumaları hem mübarek adama göz kulak oluyorlar-bir tecavüze uğramasın diye- hem her görüş günü gelen 500-600 kiloluk yiyeceği muhafaza ediyorlar hem de üstadın hizmetini görüyorlardı.
Mübarek adamın mübarekliğini, görüş günleri ziyaretçilerin getirdiği hediyelerden daha iyi anladım. Bir metre çapında, otuz santim derinliğinde yuvarlak görüş kapları olurdu. Meydancılar, mevcudu 12 kişi olan koğuşumuza 70-80 tabla taşırlardı. Bu 140 kişilik mevcudu olan, yataklarında herkesin çift yattığı 5’nci koğuşa gelen tabla sayısının üç-dört katıydı.
Tablalardaki bozulacak meyve, yumurta ve benzeri şeylerle, bol bulunan peynirler filan ayrıma tabi tutulur, bunların içine margarin yağı falan da konulur, 3’ncü koğuştaki müritlere gönderilirdi. Yine mübarek için çok yüklü para yatırıldığını, pazartesi günleri öğleden sonra koğuşa para dağıtmaya gelen İlyas gardiyanın tavrından anlardık. 'El Hac' ünvanlı mübarek 3’ncü koğuşta yatan müritlerinden bazılarına sigara parası verilmesi için İlyas gardiyana talimat verirdi. Hapishane idaresi bir mahkumun adına yatırılacak ve eline verilecek parayı belirlemişti. Mahkum başına o dönemde en fazla 40 lira verilirdi. Üstada yatırılan paralarsa binlerce liraydı. O İlyas babaya, “Müritlere harcansın diye şu adama, şu adama, şu adama kırkar lira ver” derdi. Geri kalan parayı da mutemet avukatının o gün geleceğini ve ona verilmesini isterdi. Bu hapishane idaresinin de işine geliyordu. Para, bela demekti. Hapishanenin kasasında o kadar paranın birikmesini istemezlerdi. Ne olur ne olmaz. Ne de olsa en ünlü hırsızlar hapishanedeydi. Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmekte ne yarar vardı?
Düşünüyorum da gençliğin verdiği saflık. Ama çocuk yaştan beri anamız babamız bizi öyle alıştırmıştı. “Oğlum göz hakkı vardır. Elin çocuğunun yanında o şeftaliyi ağzını şapırdatarak yeme. Bir ısırık da ona ver. Bir yeri şişer” derlerdi. Gerçi arkadaşımın neresinin şişeceğini bilmezdim ama çocuk aklımla yemeye başladığım meyveyi paylaşırdım.
Hücrelerde yatanların parasızlarsa hiçbir şansları yoktu. Sabahları adına çorba denilen bir şey, öğlenleri de içinde dirhem yağ olmayan adına yemek denilen bir şeyler verilirdi.
Onlar hocanın erzakları geçerken ağızlarının suyu akarak bakarlardı. Hoca ise kahve, bal, tereyağı vesaire dolu neredeyse bir markete sahipti. İstemeyerek de olsa hocaya dedim ki,
Bizim bu koğuşta kalan siyasilerin de parası yok. Hücrelerde kalan sekiz on kişinin de. Ağızlarının suları akarak bakıyorlar. Kavun, karpuz, meyve gibi şeyler fazlasıyla var. Hiç olmazsa onlardan şunlara verseniz de ağızlarında tat değişikliği olsa.
Ben bunları söylerken yanımda duran Arnavut Rıza başını sallıyor, “Hee, iyi olur” diyordu. Ne de olsa onunla tımarhaneye gidecektim. Komutanın adamıydım. Deliydi meliydi ama o kadarına aklı kesiyordu.
Mübarek adam dikkatle beni dinledikten sonra gözlerini gökyüzüne doğru çevirdi, düşündü, kafasını salladı, “Bak evladım” diye başladı ve şunları söyledi;
-Koyun, koyun bacağından, keçi keçi bacağından asılır. Her kulun bir rızkı vardır. Buradaki mahkumlar bir suç işleyerek veya yaptıkları bir hatanın bedeli olarak iftiraya maruz kalıp gelmişlerdir. Rabbim onlara bunu münasip görmüş. Onlar devletin korumasındalar. Bu devlet hak etmeseler de onlara ekmek veriyor, çorba veriyor, yemek veriyor. Onunla iktifa edecekler biz kim oluyoruz da bu işlere karışıyoruz. Benim gönderdiğim yiyecekler nahak yere bizi sevmekten başka günahı olmayan, Rablerine aşık müminlerin rızkıdır. Sen iyi bir çocuksun, bak bir şeylere karışmışsın başına neler gelmiş. Sen bu işlere karışma”