Son Güncelleme:05:46:06 AM GMT

Başlıklar:
RSS

Şuan Bu sayfadasiniz: Anasayfa HABERLER SİYASET

Siyaset

İhtilal ve Demokrasi-Hiçbir şeyden çekmedik demokraside çektiğimiz kadar...

e-Posta Yazdır PDF
Türkiye Cumhuriyeti şu demokrasiden çektiğini başka hiçbir şeyden çekmedi
İlk olarak 1950 yılında tanıştık demokrasiyle.
1950 hükümet programında; “Yargıçlarımızın Anayasa'dan aldıkları teminatı hakkı ile gerçekleştirecek hükümler tesis etmenin zaruretine inanıyoruz.” 1951 hükümet programında ise; “Yargıç teminatını genişletecek olan esasları havi yargıçlar kanunu tasarısı üzerinde çalışılacak” diyen diyen Demokrat Parti, aradan dört yıl geçtikten sonra bu konudaki ilk çalışmasını tam aksi yönde yaptı. 
 21 Haziran 1954'de Emekli Sandığı Kanunu'nun 39. maddesi değiştirilerek Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay Başkan ve üyelerinin “görülen lüzum üzerine” emekli edilebileceği hükmü getirildi.  Oysa bu tarihten önce hakim ve memurların bile emekliye sevk edilmeleri  Danıştay'a başvurularak iptal edilebiliyordu. 39. maddenin değiştirilmesi konusu Meclis'te tartışılırken CMP Kırşehir Milletvekili Osman Alişiroğlu söz alarak şunları söylemişti;
“Teşrii ve icrai selahiyetleri meclisin nefsinde toplayan Anayasamız kaza selahiyetini millet namına hüküm verecek olan müstakil mahemelere bırakmıştır. Mücerret mahkemeler müstakildir demek maksadı temine kafi değildir. Adalet cihazında çalışan hakimlerin teşrii ve icrai kuvvetin her türlü tesir ve nüfuzundan uzakl bulunması şartları kanunlarla sağlanmadıkça adalete müstakil nazarı ile bakılamaz. Hükümetten korkan veya ondan lütuf bekleyen bir hakim elbette ki istiklal şartlarından mahrumdur. Bir ilim adamının, bir temyiz mahkemesi azasının, bir Danıştay üyesinin ehil olmadıklarını ve hizmeti aksattıklarını tayin ve tesbit hususunda hükümetin elinde bir kontrol ve teftiş mekanizması da mevcut değildir. Yüksek kaza mercilerini iktidarın hüküm ve nüfuzu altında bulundurmak maksadı açıktır”(Kanun yapma ve uygulamayla ilgili yetkileri Meclis'in sorumluluğu altında toplayan Anayasamız yargı yetkisini millet adına hüküm verecek olan bağımsız mahkemelere bırakmıştır. Sadece sözle -mahkemeler bağımsızdır- demek amaca ulaşmaya yeterli değildir. Adalet mekanizmasında çalışan hakimlerin kanun yapma ve uygulama kuvvetinin her türlü etki ve nüfuzundan uzak bulunması şartları kanunla sağlanmadıkça adalete bağımsız gözüyle bakılamaz. Hükümetten korkan veya ondan çıkar bekleyen bir hakim elbette ki bağımsızlık şartlarına sahip değildir. Bir ilim adamının, bir temyiz mahkemesi üyesinin, bir Danıştay üyesinin yeterli olmadıklarını ve hizmeti aksattıklarını belirlemek konusunda hükümetin elinde bir kontrol mekanizması mevcut değildir. Yüksek yargı makamlarını iktidarın hüküm ve etkisi altında bulundurmanın amacı açıktır)

Gerçekten de bu maddenin değiştirilmesinden hemen sonra yargıda bir temizleme süreci başlatıldı. Yargıtay temyiz 1.başkanı ve daire başkanlarının da dahil olduğu pek çok kişi emekliye sevk edildi. Böylece hukuk devleti olmanın vazgeçilmez şartı olan yargı bağımsızlığı, adı Demokrat olan bir parti tarafından kanunda yapılan bir değişiklikle bu şekilde yerle bir edildi. Başta da demiştik, Türkiye Cumhuriyeti hiçbir şeyden çekmedi şu demokrasiden çektiği kadar.


NE KADAR ÇOK DARBE KARŞITI VARMIŞ!!!

e-Posta Yazdır PDF

Bu ülkede diğer ülkelerin nüfuslarına göre cezaevine girip çıkanların sayısı çoktur. Eskiden cezaevlerinde yakınanlara tutuklu ve hükümlüler “Arkadaşı camiden getirdiler” derlerdi. 12 Eylül'den sonra aşağılık duygusuyla yoğrulmuş, rütbesi ve görevi ne olursa olsun bir takım insanların zulmüne uğramış kişiler konuşmaya başladı, “Bu devlet bize ne yaptı?” Onlara yapan devlet değil, yukarıda niteliklerini saydığım fertlerdi. Yıllarca namlunun ucunda yaşadım. Kendimce önlemler aldım. Bir gün bile mensubu olmaktan onur ve gurur duyduğum devletimi itham etmedim. Elimden geldiğince aşağılıklarla uğraştım. Şimdi bir yığın insan darbelerden, darbe öncesi yapılanlardan bahsediyor.

Daha önce de yazmıştım. 1980'de Çorum olaylarının olduğu günün akşamı Çorum'da Valilik Konağı'ndayız. Vali'nin odasının kapısında bekliyoruz. İçeride, İçişleri Bakanı Mustafa Gülcügil, Sağlık Bakanı Münif İslamoğlu, Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun, olaylar olup bittikten sonra bastıran Hava İndirme Tugayı Komutanı(adında yanılabilirim Suat İlhan Paşa olabilir), Çorum Valisi ve Emniyet Müdürü bulunuyordu. Konuşmalar bitip basını içeri aldılar. Celasun Paşa'nın önünde, yerde bir kağıt parçası duruyordu. Ayağım halıya takıldı, tökezledim, elimdeki not kağıtları döküldü. O arada yerdeki kağıtta nasıl olmuşsa benim elime geçti. Açıklamadan önce anımsadığım kadarıyla, Kayseri Hava İndirme Tugayı'ndaki komandolara bir takım kendini bilmezlerin “Komünist asker Moskova'ya” diye bağırdığı şeklinde bir takım konuşmalar oldu. Benim aklım fikrim ise yerden aldığım kağıttaydı.

Açıklama bittikten sonra hemen tuvalete koştum. Kağıt, sabah 04.30'da Çorum Valiliği'ne çekilmiş acil kripto bir telgraf. Altında dönemin İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Durmuş Yalçın'ın imzası var. O gün Çorum'da olacak olayları, camiye bomba atılma iddiası başta olmak üzere, olay çıkaracakların nereden geleceklerini, neler yapacaklarını tek tek anlatıyordu.

Bugün düşünüyorum da en ufak bir önlem alınmamasını anlayamıyorum. Otuz yıldır da anlayamadım. Yandaş basına sorsak herhalde valiyle emniyet müdürünün de Ergenekoncu olduklarını, darbe yanlısı olduklarını, zemin hazırlamak için bu işi yaptıklarını söylerlerdi.

78 Yılında patlayıcı maddelerle yakalanan bir yüzbaşının öyküsünü yapmıştım. Türk basınını 72 saat atlatmıştım. Esrarengiz yüzbaşı Mehmet Ali Çevikel diye gazeteler sonradan uzun uzun yazdı. Bu yüzbaşının, “Kumkapı'da bir evde bir kamyon TNT kalıbı var.” şeklindeki ifadesiyle ilgili operasyon 72 saat geciktirildi. Kumkapı'daki ev basıldı, tek bir kalıp bulunamadı ama oradan çıkartıldığı aşikardı. Aynı günün sabahında Ataköy çöplüğünde bol miktarda TNT kalıbı bulundu. Rabbime şükürler olsun ki dönemin gazetecileri yüzbaşının Ergenekoncu olduğunu anlayamamışlardı. Askeri malzemeyi çalıp satmaktan hüküm giydi.

Düşünüyorum ah Madımak, vah Madımak... Müze mi yapalım, ziyaretgah mı? Neyse hükümet kamulaştırma kararı verdi. İyi de dönemin valisi dirayetsiz olmasaydı, önasya emasya askerden anında yardım isteselerdi olay olur muydu? Hiç zannetmiyorum.

Maraş olayları diyorlar... Sol taraftan üniversitede hocasını öldüren adının Mehmet olduğunu hatırladığım bir gençle,  sağ taraftan Ökkeş Şendiller diye bir genç suçlandı. Yargılandılar ve aklandılar diye biliyorum. Dönemin valisi, emniyet müdürü görevlerini yapmışlar mıydı? Yoksa onlar da mı Ergenekoncuydu? Maraştaki olayları bastıran Diyarbakır Merkez Komutanı Albay Sacit Atmaca'nın elinde ordu mu vardı? Şu kadarını biliyorum ki bunlar darbenin kışkışçıları değildi. İnsanlar görevlerini layıkıyla yapsa bunların hiçbirisi olmazdı. Ben olaylara bakarken polis kafasıyla düşünürüm. Kim karlıysa suçluyu onların arasından ararım. Bugün medyada kösler vuruluyor, davullar çalınıyor, borular öttürülüyor... Herkesin darbeciler hakkında kesin fikirleri var ama ne yazık ki hiçbir bilgileri yok. Ve bu işten kimin karlı çıktığını da inşallah görecek kadar yaşamam....



Adaptasyon

e-Posta Yazdır PDF

Yıl 1991, yer Cumhurbaşkanlığı konutu. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal'la Rusya Ostankino televizyonu için bir söyleşi yapıyorum. "Sisler arkasında ülke Türkiye" adlı iki bölümlük bir belgesel çekiliyor. Ben de bunun Özal'la söyleşi ayağını gerçekleştireceğim. Rusya karışık bir ortamda. Gorbaçov'a karşı başarısız bir darbe girişimi olmuş, Yeltsin gelmiş.

Rusya ile ilişkilerimiz konusunda ne düşünüyorsunuz? Bundan sonraki gelişmeler nasıl olur? diye soruyorum.   Özal, Ruslara demokrasiyi öğretebileceğimizi, liberal ekonomi konusunda onlara yardım edeceğimizi, sanayilerinin ve ekonomilerinin gelişmesi konusunda ellerinden tutup, onları dünyaya tanıtabileceğimizi anlatıyor. Şaşırıyorum, onlar uzayda, ağır sanayide süper güç Amerika ile yarışıyor. Dünyanın en zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarına sahipler. Eh cumhurbaşkanımızdan daha mı iyi bileceğim. O öyle diyorsa herhalde bir bildiği vardır yorumunu yapmaktan başka çarem kalmıyor. Aradan 18 yıl geçti yaşamımızda özellikle Türk siyasi hayatı açısından Özal'ın izleri çok büyük. Siyasetçilerimiz üstünde Özal'ın tavırları etkin. Seçimleri kazanan bir siyasi partinin başkanı olarak sayın Erdoğan, 2003'de Rusya Devlet Başkanı Putin'e, Rusya'ya yardım edebileceğimizi söylemişti. Özal, Türk milletine bir şeyi kanıtlamıştı. O da itibarı olanın borçlanabileceğiydi. Darbeci askerlerin son asker başbakanı Bülent Ulusu, Türkiye Cumhuriyeti'nin 65 yıllık hesabını Özal'a 16,5 milyar dolar dış, 1 milyar dolar da iç borç olarak vermişti. 7 yıllık iktidarı sürecinde (1991'e kadar) Türkiye'nin itibarını 7 kat artırmış ve borcumuzu 120 milyar   dolara yükseltmişti. Ondan sonra gelen Demirel, Çiller, Erbakan ve Ecevit bu başarıyı yakalayamamış 11 yıllık süreç içinde itibarımızı ancak 200 milyar dolar borca yükseltmişti. 2002'den günümüze kadar geçen süreç içinde kimilerine göre 550 kimilerine göre 600 milyar dolarlık bir borç itibarı sağlayabildik. Herhalde AB normlarına, AGİK, Helsinki veya dünyadaki diğer ülkelere adaptasyon bu olacak.



Sayfa 1 / 5

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »