Geçtiğimiz günlerde Elazığ'da yaşanan deprem sonrası basınımız yine olası bir İstanbul depreminde neler olacağının senaryolarını yazmaya başladı. Deprem uzmanları sürekli televizyonlarda açıklama üzerine açıklama yapıyor. En son Japonlar bir araştırma yaptılar. İstanbul'da 7 şiddetinde bir deprem olduğunda yaşanacakları tek tek belirtmişler raporlarında. Oysa biz zaten büyük bir İstanbul depremi yaşamıştık, KÜÇÜK KIYAMET....
Aşağıda Z.Aytuğ'un 1965 yılında yayınlanan Tarihte Meraklı Olaylar kitabından bir bölümü okuyacaksınız. Ama baştan söyleyelim, 17 Ağustos depremindeki kayıplarımızla karşılaştırdığınızda rakamlar gözünüze küçük gelebilir ancak tüm bunlar 1510 yılında yaşandı. Dönemin İstanbul'unu ve nüfusunu düşünürseniz depremin büyüklüğünü de kavrarsınız.
Gündem
Küçük Kıyamet
Sayın Birgün lütfen doğruları konuşun!
Behçet Oktay'ın kemik hastalığı vardı, kaburgaları da ondan kırıldı diye iddia ettiniz.
Yarın Özel Harekat Daire Başkanı Behçet Oktay'ın ölümünün birinci yıldönümü. Hani Türkiye'de başkent Ankara'da bir polis ölmüştü. Özel bir polis. Özel polislerin başkanı. İntihar dedik... Ölümünden 14 saat sonra Ankara'dan 700 kilometre ötede ikindi namazına yetiştirip defnettik. Bir baba, kardeşler feryat ediyordu. Bizim oğlumuz, ağabeyimiz intihar etmez. Olaydan sonra ortaya çıkan bulgular olaydaki kuşkuları doğruladı. Yalnız anlaşılmayan bir şey vardı. Behçet Oktay'ın eski bir meslektaşı, öldüğü gece aynı sofrada oturduğu Bülent Ecevit'in koruma müdürü, milletvekili Recai Birgün'ün söyledikleri. Recai Birgün'ün iddiasına göre Behçet Oktay'da bir kemik hastalığı vardı ve kaburga kemikleri bundan kırılmıştı. Evet, 2007 yılının Ocak ayı başında Oktay kafasında beliren bir çıkıntı yüzünden doktora gitti. Teşhis “Paget” hastalığıydı. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve MET Hastalıkları Bilim Dalında Prof. Dr.Demet Çorapçıoğlu'nun kontrolünde tedaviye başlandı. 16 Şubat 2007 tarihinde konsey kararıyla “ALENDRONAT” isimli ilacı kullanması önerildi. 2008 yılının Mart ayında şifa teşhisiyle ilacı kullanmasına son verildi.
Her gün özel harekat polislerinin eğitim gördüğü bir alanda, onları sahada denetleyen, onlarla bir takım hareketleri tekrarlayan ve ölümüne kadar geçen iki yıllık süreç içinde tek bir kere kemiklerinden şikayet etmeyen bir adamdı. Hah bu arada şunu da eklemek lazım, Özel Harekat Daire Başkanlığı'nın yanında polisin köpek eğitim merkezi vardı. Her gün oraya gider, köpeklerle ilgilenirdi. Özellikle terör olaylarında kullanılmak üzere eğitime tabi tutulan Alman kurt köpekleri ilgi alanıydı.
Şimdi merak ediyorum; Sayın milletvekilim, siz Behçet Oktay'ın ölümünden sonra kemik hastalığından, ailevi sorunlarından, maddi sıkıntılarından bahsettiniz. Ölen Özel Harekat Daire Başkanıydı. Günlük yaşamı da benim anlattığım gibi geçiyordu. Kemikleri naif olan bir insan bu işleri yapabilir miydi?
Bir rüya gördüm...
Dün gece her zamanki gibi sıkıntı içinde uyuyamayacağımı zannediyordum. Sıkışan kulun yardımına yüce Allah'ımın izniyle Hızır (A.S.) yetişirmiş. Başbakanımın Tekel işçilerine verecek paramız yok diye üzülmesi beni düşüncelere sevk etmişti. Memleketin geliri malum, Başbakanım ne yapsın! Rüyamda, Allah'ın bir lütfu, beyaz sisler içinden; ışıklar arasından ak sakallı bir zat belirdi. Dedi ki "Evladım çareler tükenmez. Bu ülkede hazineyi dolduracak kazanç sahibi bir kesim var. Ne hikmeti hüdâ ise uçan sinekten yap çıkartmaya muktedir maliye memurlarının yıllardır aklına gelmiyor. Sen bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak işçilerin, fakir fukaranın, Başbakan Erdoğan'ın haline üzülüyorsun. Bak Vergi Usul Kanununun 9. maddesi ne diyor 'Her türlü kazançtan vergi alınır, kazancın yasalarla men edilmiş olması vergi vermemeyi gerektirmez'. Her yıl katlamalı olarak yakalanan eroin, esrar, sentetik haplar Türkiye'nin en fazla gelir getiren sektörünü temsil ediyor. Bunun yanı sıra kaçak akaryakıt, sigara, elektronik eşya ile fuhuş ve kumardan sağlanan parayla diğer gayri meşru kazançlar ülke bütçesini düzeltmeye yeter de artar. Türkiye Cumhuriyeti de borç için ne IMF'ye, ne de yerli-yabancı bankalara muhtaç olmaz." Yüce Allah'ım sen ne büyüksün. Benim rüyam belki hayırlara vesile olur da hükümetimiz fakir fukaraya daha fazla yardım edecek imkan bulur. Ertesi sabah... Böylesi mübarek bir rüyanın ardından derin düşüncelere daldım. Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler. Türkiye'deki değişimin farkında değiller. Daldığım derin düşüncelerde hayatım boyunca ilham aldığım iki öykü aklıma takıldı. Bu öykülerden ilki şöyleydi; İslamiyetin vazı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) Sahabelerinden dört kişinin cenaze namazını kılmamış. Bunun nedeni sorulduğunda "Onlar Beytül Mal'e (devlet malına) el uzatmıştı" demiş. Diğer öyküde ise dünya durdukça adaletin timsali olarak anılacak İslamın ikinci Halifesi Hz. Ömer (R.A.) camide imamet mevkine giderken gerçekleşen bir olayı konu alıyor. Öyküde Hz. Ömer'in (R.A.) cemaatten birisi eteğine yapışır. Der ki "Ya Ömer, üstündeki bu elbisenin kumaşı filan gazada alınan ganimetten payına düşen mi?" O da "Evet" der. Kişi "Ya Ömer sen boyunla müsemma (eş değer) hattabın oğlu uzun Ömersin, boyun benden bir karış fazla, bana pay olarak aldığım kumaştan elbise çıkmazken sana nasıl çıktı?" İslamın Halifesi Hz. Ömer (R.A.) cemaatin arasındaki oğluna seslenir ve sorunun cevabını vermesini ondan ister. Oğlu "O gazada ben de senin yanında dövüşenlerdenim, ben payıma düşen kumaşı babama, İslamın Halifesinin üstüne giyecek düzgün bir elbisesi olsun diye verdim, elbisenin hikayesi ve sorunun cevabı budur." Hz. Ömer (R.A.) ellerini göğe açar "Rabbim sana şükürler olsun. Bana öyle bir ümmete baş olmayı nasip eyledin ki benden bu dünyada hesap soruyorlar." Şimdi lütfen Türkiye Cumhuriyeti'ni bugün kimlerin yönettiğini bu anlattıklarımdan sonra değerlendirin.
Bir rüya gördüm. Allah hayırlara tedbil etsin.
Diğer Makaleler...
Sayfa 1 / 60


